Çiğdem ve Melih

28 Mayıs 1983

Hepimizin kalplerinde ve akıllarında yer etmiş unutulmaz şarkıların sözlerini yazmış olan kadının, çok kıymetli Çiğdem Talu’nun, 44 yaşında aramızdan ayrılışının yıl dönümünüydü iki gün önce.

Dile kolay, aradan geçen 36 yıla rağmen dinlerken hala içimizdeki o en ince tele dokunabilen, sözleri aşkla, hasretle yazılmış ve besteleri aşık olunan adam yani Melih Kibar tarafından yapılmış olan şarkılar.

Tuhaf bir hikaye. Kırık bir aşk hikayesi.

25 Mayıs 1975 tarihinde tanışıyor Çiğdem Talu ve Melih Kibar. Tanıştıkları gece başlayan iş birlikleri Çiğdem vefat edene dek 8 yıl boyunca devam ediyor. Birlikte 270 şarkı yapıyorlar. Bu şarkıların ilki tanıştıkları ilk gecenin hemen ertesinde Melih’in bir bestesine Çiğdem’in yazdığı sözlerle ortaya çıkıyor; İşte Öyle Bir Şey:

Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doldu içime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma

36 yaşındaki bir ingilizce öğretmeni ile 24 yaşındaki bir kimya mühendisliği öğrencisinin aşkı işte böyle başlıyor. Bu başlangıç bile bu aşka gıpta ile bakmak için bir sebep. Ve hemen ardından “Sevdan Olmasa” geliyor:

Gönlümde bu dinmek bilmez sızı olmasa
Gözlerimde gözlerinin izi olmasa
Bir de cana can katan o
Sevdan olmasa, sevdan olmasa

Çiğdem ve Melih birlikteliği: Polonya’da gelen itiraf

Dilden dökülmemiş fakat bir kadın ve bir erkeğin notalara ve sözlere döktüğü aşkla yapılan bu iki şarkıyla çıkan ilk plak muazzam bir başarı yakalıyor. Ve o duygular bu başarının hemen ardından birlikte gittikleri Polonya’daki bir müzik festivalinde dilden de dökülüyor. Böylece, izleri Çiğdem’in yazdığı ilk şarkıda bile “Bir de kendimi düşündüm sonra, bir garip duygu çöktü omzuma” satırlarıyla hissedilen ve hiçbir zaman kafaca aşamayacakları 12 yaş farkın gölgesinde bir yıl boyunca yaşanacak olan ilişki başlamış oluyor.

Türkiye sınırları içinde gizli saklı yaşanan, ancak yurtdışına çıktıkları zaman gönüllerince yaşayabildikleri bir ilişki. Ne yazık ki her ikisi de kendilerini bu konuda özgürleştiremiyorlar. Fakat bu yasaklık ve tutukluk haline rağmen aralarındaki müthiş uyum ve birbirini hissedebilme hali her geçen gün onları hem duygusal hem de mesleki üretim açısından birbirine daha da bağlıyor.

Derinden Hissetmek

Bu başlangıcın hemen ardından kimya mühendisliği yüksek lisansı için İngiltere’ye giden Melih, Londra’daki ilk gecesinde belki de hayatında yaşadığı en büyük fırtınanın ortasında kalıyor. Büyük bir okyanus fırtınası. İçindeki yüksek korkuyu kaldığı binada tesadüfen önüne çıkan bir piyanonun tuşlarından bir kayıt cihazına aktarıyor ve kaseti İstanbul’a, Çiğdem’e yolluyor.

Bestenin hangi şartlar altında yapıldığından habersiz, Çiğdem o besteye söz yazıyor ve pembe bir mektup kağıdına sözleri geçirip yine pembe bir zarfın içinde Londra’ya Melih’e yolluyor. Melih’in gözleri önce mektubun ardından da şarkının sözlerine ait olan satırların üzerinde dolaşmaya başlıyor:

Gün ağarırken tek başıma oturmuşsam
Henüz daha gözlerimi bir an bile yummamışsam
Sen yoksan yine, ben de yorgun ve yalnızsam
Hele bir de bir de canım hasretine kapılmışsam
Ve gözümde tütüyorsan buram buram

İste o an bir fırtına kopar
Sanki o an yer yerinden oynar
Hoyrat bir rüzgar eserken
Sallanan gemi misali
Sallanır durur içimde dünya

Böylece Çiğdem ve Melih çok az insanın yaşayabileceği bu “birbirini hissedebilme hali” sayesinde birbirlerinden kilometrelerce uzakta, bunun bir tesadüf olmadığını bilerek “içimdeki fırtına” şarkısına imza atıyorlar.

Hemen ardından “Bir de Bana Sor” ve Çiğdem’in kendi doğum gününde yani 31 Ekim 1977 tarihinde kaleme aldığı ve yine içinde aralarındaki yaş farkının onda yarattığı çaresizliği dışa vuran unutulmaz bir şarkının sözleri daha geliyor:

Her şey seninle güzel yolda yürümek bile
Olmayacak düşlerin peşinde koşmak bile
Her şey seninle güzel bu toprak bu taş bile
İçimdeki bu korku gözümdeki yaş bile

Ayrılık

Birbirlerinden uzak, ara ara Çiğdem’in Londra ziyaretleriyle yürütmeye çalıştıkları bu ilişki bir yıl sürüyor. Melih yüksek lisans sonrası 1978 senesinde Türkiye’ye döndüğünde ilişkilerindeki temel sorun olarak gördükleri yaş farkı yüzünden yollarını duygusal olarak ayırmaya karar veriyorlar.

Okuduğum kaynaklardan anladığım kadarıyla bu birlikte verilmiş bir karar gibi görünse de ya da öyle bile olsa ve aslında Çiğdem’in Melih’e duyduğu aşk devam ederken Melih yeni bir ilişkiye başlıyor. Yeni sevgilisini de ilk kez Çiğdem’le tanıştırıyor. Adeta evlilik için iznini aldığı Çiğdem Talu, bence hala derin bir aşkla bağlı olduğu adamın nikah şahitliği görevini de üstleniyor.

Veda

Bu evliliğe ragmen birlikte yürüttükleri müzikal çalışmalarını devam ettiriyor ve çok büyük başarı kazanacak olan “Hisseli Harikalar Kumpanyası”na da imza atıyorlar beraber.

Çiğdem o müzikal içinde, o güne kadar en güzel şarkılarını seslendirmiş olan Erol Evgin için yine yıllarca unutulmayacak olan bir şarkı daha yazıyor:

Herkes bir şey aldı götürdü benden
Kimi umutlarımı
Kimi inançlarımı
Kimi en güzel duygularımı
Sen başkalarına benzeme sakın
Hep böyle kal hep böyle kal
Hep cana yakın

Bir süre sonra, 1980’in başlarında Çiğdem’e kanser teşhisi konuluyor. Geç kalmış bir teşhis. Çiğdem akabinde İngiltere’ye tedavi olmaya gidiyor. Maddi manevi çok zorlayıcı olan bu hastalık ve tedavi boyunca Melih ne yazık ki hiç Çiğdem’in yanında bulunmuyor.

Tam da bu sıralarda bence içinde sitem de barındıran “Koca Çınar”ı yazıyor Çiğdem:

Bir dokun, bin ah işit, derdim çok Koca Çınar,
Sana yalnızlığımı anlatsam, dinler misin?
Rüzgar poyrazdan eser, benim yüreğim yanar,
Bir sır söylesem sana, ömrünce gizler misin?..

Serde delikanlılık var, gençlik var Koca Çınar,
Sevda var, sen sevdanı çiğneyip geçer misin?
Öte yanda gurur var, ölesiye gurur var,
Sen unutanları, sen olsan sever misin?..

Melih Kibar yıllar sonra verdiği bir ropörtajda bu durumu aslında hastalığı kabul etmekten kaçtığını, Çiğdem çok güçlü bir kadın olduğu için kanserin ona bir şey yapamayacağına kendini inandırmaya çalıştığını söyleyerek izah ediyor.

Hastalık giderek tırmandığı, muhtemelen de yapacak hiçbir şey kalmadığı anlaşıldığı için Çiğdem Londra’dan İstanbul’a geri dönüyor ve buradaki bir hastanede kendisini en iyi şartlarda yaşatmak için uygulanan tedavilerine devam ediyor.

Tüm bu zaman zarfında kendisini görmeyen Melih’le yine bir 25 Mayıs günü, bu kez 1983 yılında, yani tanışmalarının sekizinci yılında tekrar biraraya gelebiliyor. Bu ziyaretin üzerinden üç gün geçtikten sonra da 28 Mayıs 1983 günü aramızdan ayrılıyor.

Çiğdem’den 22 yıl sonra 7 Nisan 2005 tarihinde de Melih aynı hastalıktan 54 yaşında vefat ediyor. Çok yaratıcı, birlikte şahane işler yapmış, aşkı, dostluğu, mesleki haz ve başarıyı paylaşmış bu iki insan için çok erken yaşanmış vedalar. Üzücü gerçekten.

Ruh eşi olmak dedikleri böyle bir şey mi?

Çok uzun zamandır bildiğim bu hikayeyi sizlerle Çiğdem Talu’nun ölüm yıl dönümünde paylaşmak istedim çünkü zaman geçtikçe ve aramıza yeni yetişen insanlar katıldıkça bu tip kıymetli hikayelerin unutulup gitme olasılığından hoşlanmıyorum. Kahramanların her ikisi de bugün artık aramızda değil.

Aralarında yaşanan tüm detaylara hakim elbette değilim, o kadar özel bilgilere hiçbir kaynaktan ulaşmak mümkün değil. Ben kendi bilgilerimin bir çoğuna Can Dündar’ın hazırladığı “Yüzyılın’ın Aşkları” belgeselinden ve isimlerini ne yazık ki şu an tespit edemediğim faklı kaynaklardan ulaştım.

Can Dündar’ın belgeselini izlerken içim gerçekten zaman zaman paramparça oldu, biraz ağır bir tanım ama daha uygun bir kelime koyamadım yerine. Seyrederken her ikisi için de çok üzüldüm. O zamanın Türkiye’sinde oniki yaş bu iki büyük aşığı birbirinden ayırmıştı ve bu büyük haksızlıktı bence. Saçmalıktı hatta. Bununla birlikte kadın kahramanımızın tüm hastalığı boyunca büyük bir aşkla bağlı olduğu adam tarafından bu kadar yalnız bırakılmasını bir türlü anlayamadım. Bu da büyük haksızlıktı ve hatta saçmalığın daniskasıydı.

Sonra başka başka kaynaklardan bu ayrılığın aslında sadece yaş yüzünden olmadığını, aslında hikayedeki erkeğin başka bir aşka düştüğü ve hızlı bir şekilde evlendiği gerçeğiyle yüzleşince iyice afalladım. Çünkü bana göre aralarında bu kadar büyük bir uyum, sinerji, telepati, kozmik durum artık adına ne derseniz, olan kişiler ayrılamazdı, ayrılmamalıydı, hele hele biri bir başkasına asla aşık olamazdı.

Öyle değilmiş. Olabiliyormuş.

Hem bu gerçeği bir kez daha kendime ve benim gibi düşünen insanlara hatırlatmak hem de sevabıyla günahıyla bu çok güzel iki insanı, yaşadıkları bu kuvvetli bağı ve bize ömürlük hediye ettikleri şarkıları anmak istedim. İkisi de nur içinde yatsın. Umarım gittikleri yerde Onnosuyla, Ayseliyle ve daha niceleriyle bir aradalardır gerçekten.

Hepsine selam olsun…

İçimdeki Fırtına ve Çiğdem ve Melih.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s